Bir kartpostalım var, kim bilir nereden almıştım? Siyah beyaz. Hiç tanımadığım bir sakallı, şapkalı adam. Dönemine dair iz yok. Tanımıyorum, ama çok yakınız. Adamın şapkasında bir fare var. Oturuyor, açık havada, kırsalda. Saatlerce inceleyebiliyorum halini, tavrını. Sayısız hikaye yazabiliyorum hakkında o anın, ve öncesinin ve sonrasının… Evet, fotoğraflar yalan söyler ve bu çok keyifli olabilir!

Kendimizden pek az bahsediyoruz. Sonuçta bu ‘geleceğin’ bloğu, şimdi yaptıklarımız; düşündüklerimiz düşlediğimiz zamanlarda yeşerecek tohumlar, esas mesele çocuklarımız… Eh ama nede olsa biz de hop diye bitivermedik bir anda. Belki de arada biraz kendimizden bahsetmenin kötü bir yanı yoktur. Çok dalmadan, çok kurcuklamadan. Hem samimi durur. 🙂 Çocukluğuma da gitmeyeceğim merak etmeyin; aklıma bir fikir geldi, nereden geldi onun resmini çizeceğim.

Yahut daha çok pratik ettiğim şekilde, fotoğrafını çekeceğim.

İki aya yaklaştı, yine evsiziz; kapadık kiralık evler dönemini bir süreliğine. Annemin yanındayız. burası bizim bir çeşit dönemlik yuvamız. Dolaplarda kıyamadığımız son kalan bir takım eşyalarımız. Fırsat bu ya, onları da derliyoruz, topluyoruz. Benim makineler çıkıyor ortaya, sağlam da bir, bir dönem fotoğraf kitapları arşivi. Hatta makaleler, okunmuş, henüz okunmamış, tekrar okunmaya bırakılmış.

Hakikaten hayatımın şu ana kadar ki, yaş 31, en istikrarlı uğraşıdır belki de fotoğraf. (photo graph) Havalısından, ışıkla yazma sanatı. Evet, bildiniz; ben de ‘maymun iştahlı’ diye tarif edilenlerdendim.

Babam sürekli havalı analog slr’larla fotoğraf çekenlerdendi. Her yanımız o zamanlar mutlaka bastırılan negatiflerle doluydu. Bu onun sağlam bir hobisiydi. Ben de gözde modellerinden. Üniversiteyi bitirmeme yakın bana Canon FTb’sini hediye etti. İşte gösterdi; bu enstantane, bu diyafram. Böylece başladım siyah beyaz fotoğraf çekmeye. Hayatım değişti, çünkü ‘başarıyla’ tamamladığım iktisat öğrenimimle yapacak birşeyim yoktu. Kurumsal iş hayatı bana çok uzaktı. Fotoğraf kaçışım oldu. Üniversitede sevgili Işık Aksoy atölyesine devam ettim ben de. Karanlık oda, biraz kimya, biraz teknik, bolca hayal ve sanat ve muhabbet hayatım oldu. Çok sevdim. Ama nereye kadar uzatabilirdim ki. Sonuçta para kazanmak, iş güç sahibi olmak lazımdı. Buna da yardım etti fotoğraf. Dijital fotoğraf öğrendim ve işler yaptım. Dijital hızlıydı, piyasası vardı. Düğün, doğum, reklam fotoğrafları cep dolduruyordu. Küçük gruplara dijital fotoğraf dersleri veriyordum. Ama tabi ki anlamsız gelmeye başladı bir süre sonra. Ve grafik tasarım yüksek lisansı için tekrar döndüm üniversiteye. Hatta artık bir derdim vardı fotoğrafta; çektiklerimi fotoğraf kağıdına değil de, normal resim kağıdına basabilmek ve böylece üzerlerine yazıp çizmeye, resim yapmaya devam edebilmek. Sonuncusu için hiç vaktim olmadı… Bu dertle, ‘güneş baskı’yı keşfettim. Bu karanlık odadan daha esnek ve deneyseldi, sonuçlar da daha şiirsel. Hatta kendimi ait hissetmeye yaklaştığım nadir yerlerden ‘Karaburun’ ile tanışmamız bile bu vesileyle gerçekleşti. Yeni evlenmiştik ve sevgili Cenap Saryal’ı orada yakalayıp, ondan güneş baskı öğrendim. Balayımız, atölyeye dönüşmüştü. 🙂 Okula uzunca devam ettikten sonra, Güneş’in doğumu da bu döneme denk geliyor, konular sapmaya başladı. Grafik tasarım yüksek lisans programı kapandı ve ben kendimi iletişim bölümünde video işleriyle uğraşır buldum. Zorunlu derslerde soykırım belgesel incelemeleri, tuvaletlerde dökülen göz yaşlarım. Sahi ne boka yarıyordu bu savaş fotoğrafları yığını? Ve unutamadıklarımdan biri de, nasıl yani, ‘Dönüşüm’ün kapak tasarımını böcek formuyla yapmak zorunda olmak da neyin nesiydi?

Tezimi tamamlamadım; konusuna yakışır şekilde kendisi de ‘yalan’ oldu ve ‘okul’ konusu nihayet benim için de son buldu. Az kalsın bu kadar aşinalık, öğrenmeyi sevmeyi başka birşeylere dönüştürecekti…

Uzunca bir süredir bloğa keyifle ayfonumlan, zört diyerekten fotoğraf çekmenin dışında birşey üretmedim.

Sağolsun, tellerden içeri bahçemize dahi uzanan objektifleriyle Adatepe turistleri, her yana vizör arkasından bakma telaşe halini unutturmamışlardı. Uzunca bir süre köyde kalmanın ardından bir Ankara ziyareti sırasında selfi çubuğu ile tanıştım. Yani bütün bu zamane fotoğraf halleri beni çok sevdiğim uğraşımdan uzaklaştırıyordu.

An’a dönecek olursak… Bugünlerde herşey birbirini tetikledi ve benim içimi heyecanla dolduran, keyifli bir fotoğraf projesi geldi aklıma. Asıl paylaşmak istediğim işte bu projem. Cem yenilerde nereden aklına geldiyse bana John Berger’in ‘Bir Fotoğrafı Anlamak’ kitabını almış. Görünce hemen okumak istedim. Sanıyorum hem bu kadar tanıdığım bir dil ve mesele olmasından, hem de hayatımızla fazlasıyla alakasız kalmasından. Dolaplarda fotoğraflarım, tripodum… Sahi neden elimin altında Güneş’in basılı bir fotoğrafı yok ki. Bu alışkanlığı geride bırakmanın alemi ne. Özlemişim işte! Bir yandan aklımda gezerken üretme, paylaşma, para kazanma ihtimalleri dolanıyor. Derken, bir ışık yandı bende. Gezerken çekeceğim fotoğrafları kartpostal olarak bastırabilir ve paylaşabilirim. Hem böylece yıllardır istediğim kartpostal üretimine de başlamış olurum. (Kartpostalları çok seviyorum çünkü el yazısı, yazı dili, mektup, beklemek, baskılı kağıt hayatımızda kalmasını istediklerimden. Ayrıca sokak sanatçısı halini de barındırıyor bu fikrim. Fotoğrafları internetten yayınlayabileceğim gibi, nerede olursam olayım hemencecik bir tezgah kurabilirim. Gezerken üretmek, evet bu bana çok iyi gelecek. Bu motivasyonla tekrar fotoğraf makinemi seveceğim, elleyeceğim. (Bu sefer bana, amcamdan yadigar, leica objektifli, oldukça basit bir cep kamerası eşlik edecek.) Bu kadar ilgi, duygu, düşünce de rafa kaldırılmış olmaktan çıkacak. Sahi geçen sene yollardayken ah dememiş miydim Karaburun’da Orhan’ın, Datça’da Seda’nın portrelerini usulca çekemeyişime. Kendileriyle böylece tanışmanızı pek isterim.

Hatta hayallere devam ediyorum. İleriki zamanlarda da fotoğraflarla kitap resimlemek istiyorum. Kına bana Sedef Özge’nin ‘Neboş Davetsiz Misafir’ kitabını gösterdiğinde bu hayalimi hatırladım. Bir de çocuklar daha büyüyünce, şimdi erken, onlara fotoğraf anlatmaya niyet ediyorum. İlginç fotoğrafların okumaları yapabiliriz. Dönemlerine uzanabiliriz. Işık nasıl kaydoluyor konuşabiliriz.

Bu arada sevinçle karşılaştım ki, arkadaşlarım Ankara’da çok keyifli bir atölye kurmuşlar. Baskıları onların yapması enfes olacaktır. Ka Fotoğraf Geliştirme Atölyesi. Ankara’daysanız temas edin derim.

İşte yazıya koyduğum fotoğraf, ilk kartpostal yapmak istediğim. İster kitap ayracı olarak kullanın, ister duvara bantlayıverin, ister çerçeveleyin, yahut iki satır yazı karalayın da sevdiğinize verin, elden ele dolaşsın. Bizim hayatımıza da destek olabilirsiniz böylece.

sipariş için: iremsevgor@gmail.com