Kocaman bir Kasım ayı geride kalmış, evde sobalar yanmış, Aralık merhaba demiş ve biz iki kelam edememişiz.

Geçtimiz ay oldukça bereketli ve hareketli günler yaşadık. Kısa soluklu bir İstanbul gezisinden sonra ne zamandır konuşa geldiğimiz ev konularını bir kenara bırakıp, yüzümüzü doğanın bize armağan ettiği zeytinlere çevirdik. Arazide yaklaşık 25 ağaç var ve şükür ki “yok sene” denilen zamanda bile bize zeytinlerini bağışladılar. Böylece bizlere destek olan eş dostla paylaşabilecek kıymetli bir yağımız oldu. Bütün bir yıl sabırla bekleyip olgunlaşan meyveleri emeğinizle toplamak, günün erken saatlerinde araziye girip hava kararana kadar tarlada çalışmak gerçekten muhteşem. Öğlenleri zeytinyağı, ekmek, salça ve peynirden oluşan harika azığı paylaşmak, paydosta odun ateşinde demlenmiş çayı yudumlamak, gece olunca kaslarınız ağrıyarak uykuya dalmak ve gün doğumundan başka bir şeyi düşünmemek büyük bir huzur kaynağı. En sonunda da elde ettiğiniz acı yağa, sıkıldıktan yarım saat sonra ekmek batırıp yanında bir kadeh şarapla mideye yuvarlamak en büyük ödül. Bu geçen sürede yanımızda olan köyden sevgili komşularımız ve sevgili Murat acemiliğimizin kusurlarını da bir güzel örttüler. Artık kıymetli, tertemiz yağımız hava geçirmez tankında dinleniyor. 

Yaklaşık 2 haftamız zeytin ile iç içe geçti. Güneş tüm bu hasat süresince yanımızda, bizimle beraberdi. Çok çalıştığı anlar olduğu gibi bazen bir hayli sıkıldı zeytinden. Hasat sırasında yanımıza gelen köydeki çocukların öğlen saatlerinde ortadan kaybolması onun kafasında soru işareti. Nereye gittilerin cevabı okula olunca ben de okula gitmek istiyorum demeye başladı. Zamanı geldiğinde istersen elbette gidebilirsin ancak şu an senin için erken demekten daha iyi bir cevabımız yok. Ancak bu konu hala karşımızda ve gittikçe büyüyecek. Özellikle her konuda fikri olan ve her konuya burnunu sokmayı görev edinmiş bir toplumun bireyleri olarak bu konu Güneş büyüdükçe daha çok karşımıza çıkıyor. Karşılaştığımız insanlar konuşma yeteneği olan bir çocuğa %1’lik bir hata payı koyarsak genellikle şu sıralamayla yaklaşıyorlar; adın ne? kaç yaşındasın? okula gidiyor musun? Tabi cevaplar da şu sırayla geliyor ben Güneş, 4 yaşındayım, eğer istersem gidebilirim. Ama kavram olarak “okul”un bu kadar hayatın içinde ve okullu olma durumunun muhtelif şekillerde sorgulanıyor olması, Güneş için bu kavramı üzerinde daha fazla vakit geçirilmesi gerekenler konumuna getiriyor, tıpkı bizim için olduğu gibi. Bu aralar küçük kulübemizi yapma fikrine çok mu odaklandık acaba ve bazı şeyleri es mi geçiyoruz? Daha mı az okuyoruz, daha mı az kafa yoruyoruz bu konuya? Biraz durup bakmalı. 

Şansımıza yağmurların başlamasıyla bizim hasadın bitmesi aynı zamanda oldu ve yağmurlu geçen haftayı evimizi kışa hazırlamakla geçirdik. Sobanın kurulması, odunların istiflenmesi, odaların düzenlenmesi vs. Bu hafta hava iyi gidecek. Şimdi ağaçlarda bıraktığımız zeytinlerin bir kısmını toplayıp kuracağız ve bir kısmını da kurda kuşa bırakacağız. Yağmur ve rüzgarla dökülen zeytinlerimizi de toplayıp baharda sabun yapmak için yağlarını kullanacağız.

Ve tabiki Çiçek annesinin karnında hızla büyürken, heyecanımız da büyüyor. Yepyeni bir can, yepyeni bir soluk gelecek dünyaya. Bakalım biz fikren nerede olacağız o doğduğunda. Önümüzde bizi bekleyen kocaman bir üç ay var.

Bu arada Bayramiç Çavuşlu’da Ekim başında yaptığımız üzüm hasadının harika sonuçlarını da almaya başladık bu ay. Genç şarabımızın aktarımını yaparken bir kısmını şişeledik ve bir kısmını da tankta dinlendirmeye bıraktık. Genç bir şarap olmasına rağmen keyifle içiliyor. Güneş bile suyla karıştırılmış olarak kendi sıktığı üzümlerin tadına baktı. Hala o tatlı üzümlerin nasıl bu kadar ekşi olduklarını soruyor. Yolu buralara düşenlere seve seve ikram ederiz sıcak bir sohbetle beraber. 

Geçen uzun zaman için kısa bir yazı bile oldu aslında. Not almak için doğru düzgün zaman ayıramamak biraz can sıkıcı ama en azından bizden haberler şimdilik böyle. Güneş’in her hafta katıldığı çocuk buluşmaları, evle ilgili sonu gelmeyen sorular ve planlar, aklımızda yüzdürdüklerimiz şimdilik bir başka yazıya kalsın. Önümüz kış, kim bilir belki de soba başında yazmaya daha çok zaman kalır, tabiki mis gibi kestaneleri yerken.