Bazen o kadar zorlaşıyor ki ilerlemek. Bilmem belki de fazla kulak veriyoruz etrafımızda konuşulanlara, belki de sandığımızın yarısı kadar bile güçlü değiliz. Ancak her yaptığımız hareketin yanlış, her düşüncemizin zehirli olduğunu yüzümüze vuruyor Ankara. Meğer ne kadar yalnızmışız ve meğer ne kadar yanlışmışız. Meğer ne zormuş bir arada olabilmek, ne kadar zormuş ufacık bir can adına kararlar vermek ve ne kadar kolaymış yargılamak.

Güneş’im, canım, oğlum…

O kadar önce kopmuş ki herşey, farkındalığı arkadan yetişmiş sadece bunu bil istedim. Halbuki sadece herkes gibi olmak lazımmış seni mutlu etmek için. Sen de diğer çocuklar gibi eriyip gitmeliymişsin hayatın içinde. O zaman adına “hayat” dedikleri, her fırsatta acımasızlığından dem vurdukları bu bok çukurunda belki senin için de bir yer olurmuş kim bilir. Ve daha güçlü olurmuşsun “hayat” karşısında. Ve o zaman sadece insan olmaktan çıkıp, arenadaki mağrur bir gladyatör gibi tribünlerdeki kalabalığı selamlayabilirmişsin. Öyle ya hayat acımasız ve sen de en az onun kadar acımasız olmalısın değil mi? Sana akıl vermeyi sevmiyorum sanki seninki sana yetmezmiş gibi. Ancak öğrendiğım ve seninle paylaşabileceğim bir şey var ki o kalabalık dünyanın en iki yüzlü, en kokuşmuş güruhudur aynı zamanda dikkat et. Adına başarı dedikleri her şey için seni omuzlarına alırlar ve onlar için yanlış olan her şey için seni en acımasız ölümlere mahkum ederler. Ne başarının ne de başarısızlığın senin için ne anlama geldiğini sorgulamazlar. Çünkü doğru tektir, akıl ortaktır ve dedim ya hayat acımasızdır.

Güneş’im…

Gitmek zamanı gelmedi mi artık? Hem iyi gelir bize bu gürültüden uzaklaşmak. Yağmurun sesi, toprağın kokusu. Sence de fazla uzak kalmadık mı ağaçlardan? Sence de uzun zaman olmadı mı denize taş atmayalı? Hadi tut İrem’in elinden ve gidelim artık. Dostların nadir, bilinmeyenin fazla olduğu hayat bizi bekliyor nasıl olsa. Fazla bekletmeyelim…

Ankara.